| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

assohbet

Türkçedeki kökler üzerine tonlarca kitap yazılmış, yazılıyor. Gramer kitaplarında da Türkçeyi daha çok kök yapısı ya da yapılarıyla ele almak, en büyük özelliği olan ses uyumu olgusunu kökler ve bu köklerin barındırdığı etimolojik özelliklere dayandırma eğilimi hakim genelde. Ben buna katılmıyorum. İster edebiyatta, ister dilbilgisi, ister doğruyazım kurallarında olsun, Türkçeyi Türkçe yapan kökler değil, daha çok ekleridir. Onu diğer dünya dillerinden ayıran, dünya dilbilimcilerini kendisine hayran eden, birer matematik formülü gibi hiç şaşmayan bir kesinlik ve muntazamlık içinde işleyen, ekleridir. Aynı ekler, Türkçeye inanılmaz bir esneklik kazandıran ayrı bir öğedir. Ayrıca konuştuğumuz dil, Göktürkçe de değil. Birçok dilin içinde yuğurulduğu ve ‘Türkçe’leştiği bir kelime hazinesine sahibiz. Bu yüzden, kusura bakmayın ama, ‘Göktürkçe’ referansı biraz yavan kaçıyor açıkçası. Buna bakarsanız, Arapçadan, Farsçadan, Rumcadan, Ermeniceden, hatta ve hatta İtalyanca, Fransızca gibi uzak dillerden değişime uğrayarak dilimize yerleşmiş bir sürü kök mevcut. Bundan ötürü, köklerle değil eklerle uğraşın derim ben. Bu, çoğu kez tartışılmakta olan konuyu saptırmaktan, sulandırmaktan ve akıl karıştırmaktan öteye gidemiyor çünkü. Türk Edebiyatında Sohbet Sohbet Herhangi bir düşünceyi, konuyu; yazarın karşısında biri varmış gibi günlük, sıradan ve rahat bir dille anlattığı fikiryazılarıdır. Herhangi bir kanıt kaygısı yoktur. Yazının çerçevesini yazıyı yazanın fikirleri oluşturur. Bu yönüylefıkra türüne çok benzerler. Dilindeki sadelik ve rahatlık yönünden de denemeyi andıran söyleşiler daha uzun soluklu yazılardır. Söyleşiler bazen röportaj ile de karıştırılırlar. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır. Söyleşiler tek kişilik yazılardır. Oysa röportaj, bir uzmana ve bir de, röportajı yapacak kişiye ihtiyaç duyar. Sohbet Yazı Türünün Özellikleri: Sohbet yazılan düşünce yazılarıdır. Sohbetlerde de bir düşünce açıklanır, bilgi verilir. Sohbet yazarı ele aldığı konuda fazla derinleşmez, ileri sürdüğü görüşlerini kanıtlama yoluna gitmez, ancak sezdirmeye çalışır, Bu yönüy1e makaleden ayrılır. Sohbet yazarı kişisel görüşlerini özgürce ifâde edebilme özelliğini taşır. Başkalarının o konuda ne düşündükleri önemli değildir. Herkesin sevdiği bir şeyden berbat bir şey olarak söz edebilir. Sohbet Yazı Türünün Konusu: Sohbetlerin çoğu günlük sanat olaylarını, genel konuları ele alır. Sohbet Yazı Türünün Dili ve Anlatımı: Bu türün dili yalın konuşma dili, anlatımı da konuşma havasında rahat ve samimidir. Sohbet Yazı Türünün Plânı : Diğer düşünce yazılarının planı sohbet yazı türü için de kullanılır. Giriş bölümünde ele alınacak konu tanıtılır. Gelişme bölümünde okuyucuyu sıkınadan konu açılır. Bu bölümde tanımlamalar, çözümlemeler, örneklemeler yapılır. Yazar kendi görüşlerini okuyucuya sezdirir. Sonuç bölümünde ise ulaşılan son karar bildirilir. Sohbet türünün en önemli ismi Ahmet Râsim’dir Muzaffer Kınalı & Çetin BAL Sohbet yazıları Sevgili okurlar sizlere üstad Muzzaffer Kınalı ile yaptığım son üç röportajdan (yada sohbetten demek belki daha uygun olur) ilk nüshayı sizlerinde okuması için kayda geçirip burda yayınladım.İlk nüsha 10-8-2004 tarihinde yapılan bir sohbetin kayıtlarını içermektedir.Araya bir çok istenmeyen sorunların proplemlerin girmesi itibariyle bu sohbetlerimizi yayınlamaya fırsatımız olmadı diğer yeni sohbetleri ve nüshalarıda en erken zamanda burda yayınlayacağım.Sizlerinde farklı sorularınız olursa bana iletmenizi rica ediyorum.Sizlerinde sorularınızı burda yayınlayalım.Sizlerde sohbetimize sorularınızla katılın. Tüm okurlarımıza sevgi ve saygılarımla Çetin BAL- 03/07/2005-Denizli- Üstat Muzaffer Kınalı:Bir çuval elma düşünün. Bu bir çuval elmanın içerisinde bir elma var.O elma çürümüş. Çürümenin olayı kurtlanmak. Bu elma kurtçuğunun yada böceğin diyelim dünyası neresidir? Elmanın içidir.Böcek başka bir elmadan haberdar değildir ! O kurtçuk bu elmanın içinde dolaştığı zaman, mesela şöyle aşağı dolaştığı zaman avrupayı, şöyle dolaştığı zaman afrikayı, şöyle geldiği zaman japonyayı dolaştım sanır.Yani kurtçuğun dünyası o kadar zaten. Hemde kördür!Görmez. Gözü yoktur yani… bu elma kurtçukları ve böceklerin! Bunların gözü olmaz. İşte insanda böyledir.İnsanların gözü kördür! Bu göz hiç bir işe yaramaz.Böyle görmenin hiçbir faydası yok! Ruhsal ve zihinsel görü olmadıkça, gönül gözü ile görmedikçe kördür. E’ peki nasıl olacak? Bu gözü dahi olmayan elmanın dışına hiç çıkmamış olan kurtçuk başka bir çuvalın içinde başka elmaların olduğunu fark eder mi? Çuvalın içinde başka elmalar var, başka çuvalların içinde başka elmalar var..bunu fark edebilir mi, bilebilir mi kurtçuk! Elbette bilmez! Bundan haberdar olabilir mi? Olmaz. Mümkün değil nerden bilsin! Peki bu çuvalın içindeki elmaları bir insan toplamıştır, doldurmuştur diye böcek bilir mi? O kurtçuk bilir mi? Bilmez! Nerden bilsin? Peki bu elmalar bir ağaçtan toplanmıştır diye düşünebilir mi? Hayır düşünmez! Peki bu elma ağacının ve bu elmaların güneşten ve topraktan aldığı değişik gıdalarla, özümlemelerle böyle geliştiğini böyle olduğunu bilebilir mi? Bilmez! Peki bu ağacın dünyada ve bu toprakta böyle olduğunu bilir mi? Peki dünyanın güneş etrafında bir gezegen olduğunu döndüğünü onunda daha büyük bir sisteme dahil olduğunu bilir mi? Elbetteki bilemez düşünemez ve hafsalasına sığdıramaz! Nerden bilsin, nasıl görsün! nasıl kavrasın.Böyle sayısız benzetmeler sistemler bu şekilde daha da uzatılarak örnekler verilebilir. İşte bu sistemlerdeki değişik varlıklar kendi sistemi içinde alışıldık bir yaşama kalıbı ve kendine göre bir zihin ve tesirler kalıbına (pi mezonlar gibi) sahiptir.O tesirler kalıbı aşıldığında o başka bir şey olur.Yeni bir duruma anlayışa yükselir.Tırtıl kozasının kelebeğe dönüşmesi gibi.Yaşam formlarının kendi algı boyutları içinde aynı şey geçerlidir.Algıda, algılamada genişleme gibi. Deminden beridir ifade edegeldiğimiz gibi insanlarda elmadaki böcekler ve kurtçuklar gibidir.Henüz insanlarda, buradaki böcekler gibi kendi dünyalarını aşabilmiş ve başka dünyalara boyutlara başka evrenlere geçebilmiş değildirler.Hatta o dünyaların henüz ciddi anlamda mütealasına bile sahip değildirler. Başka dünyalar gerçeği en zeki bilim adamlarınız için bile bir sis perdesi ardında olan bir mütealadır. Sisli bir hayaldir.Başka gezegenlere gitmek bir tarafa insanlar sonsuz boyutlara intikal edebilecek bir ruhsal enerji boyutuna sahip olmasına karşın daha üstünde oturdukları bu enerjinin bu gücün farkında bile değillerdir.İnsanlık tarihi boyunca sadece bu RUHSAL ENERJİ dediğimiz konuda yazılıp çizilen onca kitaplara karşın insanlık bir dizi sayıklamalardan öte bu evrensel güce dair ciddi bir bilgi ve anlayışa ve uygulama düzeyine ulaşabilmiş değildirler. Elmanın içindeki kurtçuk neyse dünyadaki insanda odur.İnsanlarda aynı hiçbir fark yok! Küçükle büyük arasında hiçbir fark yoktur.Aynı şey yani! Sizler hiç başka dünyalara geçebildinizmi başka dünyaları gezebildinizmi? Hayır! Öyleyse sizin elmanın içindeki kurtçuktan ne farkınız var? Daha küçük yada daha büyük sistemler aynı şey! Ben ilk okuldayken hocamız bir güneş sistemi resmi çizmişti.Güneşi ve o zaman için dokuz gezegenini çizmişti.Bende defterime aynı şekilde çizdim. Daha sonra ortaokulda fen dersinde atomları görmüştük o zaman için atomu çizmiştik.O anda aklıma bir şey belirdi.Atom sistemi ile güneş sistemi birbirinin aynıydı. Aynı şeydi yani ben tabi heyecanla hocam atomla güneş sistemi ikisi aynı şey! Dedim. Küçükle büyük aynı şey dedim bir bakış açısı ve ölçek meselesi dedim.Hocamız öyle şey olurmu ‘ne demek istiyosun aynı şey’ diye biraz sert çıkan gibi bir üslup kullandı.Ne demek aynı şey dedi. Bu dünyada gezegen güneşin çevresinde dönerken atomda ise elektronlar çekirdeğin çevresinde dolanıyordu.Yani merkezi karadelikler, güneşler, güneşin çevresindeki gezegenleri, atomdaki çekirdek ve elektronları bir araya gelerek kendine has sistemleri oluşturuyordu.Bir bir hücre ve bir yumurta gibi.Ölçek büyüklük ve küçüklük ve çekimsel alan tipleri farklı farklı olsada temelde aynı çekimsel etkiler ve prensipler dahilinde sistemler birbirini çekiyor ve birbiri çevresinde dönüyordu.Yani ne kadarda farklar var gibi görünsede temel mantık hep aynıydı. Ben ortaokulda bunu fark etmiştim.Büyükte küçüğü küçükte büyüğü görmenin bir başka şekli bu! Tek bir noktanın mütealası ile tek ve kendi içinde BİR olan sonsuz evrenin mütealası aynı şeydi aslında. Bize göre olan galaksinin güneş sisteminin boyutları yada atomun ve elektronun boyutları aslında bir açıdan zihne göre bakışa göre birbirine izafidir. Büyük ve küçük dediğimiz şey zihne göre değişen bir durumdur.Mesela şu anda atomun elektronlarında pi mezonlar yaşıyor, ömürleri saniyenin üç milyarda biri kadardır.Mesela BİR dediğimizde üç milyar yıl geçiyor.Bunun gibi dünyamızda böyle.Yukarı boyutlara göre tabi! Bunla neyi kastediyoruz Bu beyandan olmak üzere dinsel metinlerde deniyorki ( kuran’ı kerim) << size göre binlerce yıl olan burada bir AN dır >>.Yani deminden beridir dediğimizle aynı şey işte! Değişmez.Küçüklük ve büyüklük izafidir. Zaten dünyada her şey izafi. İlginçtirki yine bu anlattığımız mevzulara dair dinsel metinlerde pek çok ifade vardır.Yine bu cümleden olmak üzere bir ayette deniyorki << sanmayınki gördükleriniz öyledir, sanmayınki bildikleriniz öyledir.Sanmayınki duyduklarınız öyledir.>> Bunlar izafidir! Gerek dinsel metinlerde gerek felsefi söylemlerde, ilkçağ filozofisi içinde ve ilkel dönemin mitsel bazı hikayelerinde de benzer yönde bulgular, ifadeler yada sembolizmalar vardır diyelim.Keza günümüzün bilimsel bulgularıda kuantum fiziği bünyesinde bu yönde felsefi söylemlere yönelmiştir.Einstein bile izafiyet kuramlarında bunu ifade ediyor.Yani bakana göre referans alınan gözlem noktasına göre herkesin saatleri ve ‘‘zamansal gerçekliği algılama biçimi’’ değişebiliyor.Uzunluk ve kısalık öncelik ve sonralık büyüklük ve küçüklük kişinin içinde yer aldığı noktaya göre değişiyor..İzafi yani!Her şey izafi. Peki daha geniş bir söylemle DOĞRU nedir? GERÇEK nedir? Gerçek ve doğru insanın SANDIĞI şeylerdir.Ama mutlak değil bunlar.Onlarda geçici! Mücerret, izafi ve değişken olan şeylerdir.Halbuki insan daha başka bir varlıktır.İnsanın ÖZÜ mutlaktır.Öyleyse insanın o özüne ulaşması lazım.Eğer illede gerçek diye bir şeyden bahsedeceksen bu şey insanın ÖZÜ dür. (Çetin BAL: Yani üstadın ÖZ derken Ruh derken bahsettiği şey ŞUUR enerjisidir.Evrende her ne varsa atomik dünyalardan galaktik sistemlere bir zaman eğiriliğinden başka bir zaman eğriliğine yada bir paralel boyuttan ötekine hatta geçmiş şimdi ve gelecek noktaları arasında bile gezerken değişmeyen tek ölçü vardır oda kişinin şuur frekanslarıdır.Hatta üstadın diğer konuşmalarında da betimlediği gibi varlık ve yokluk bile şuurun içine girdiği frekanslara göre izafiyet kazanabilmektedir.Geçmiş yada gelecek zaman mevhumu bile şuurun zamanın uzayıp giden dört boyutlu frekans perdeleri içindeki konumuna göre değişkenlik arzetmektedir.Yani zaman enerjisinin herhangi bir frekans ve dalga boyu ile şuur enerjisinin o andaki dalga boyu ve frekanlarının çakıştığı üst üste geldiği noktada şuur sonsuz zamanın içinde sonlu ve gelip geçen bir zamanı deneyimlemeye başlar.) Çetin BAL: Üstadım bir arkadaşımız şöyle bir soru soruyor: << Sayın Çetin BAL zamanda yolculuk hakkındaki yazınızı okudum.Ve bu beyanda üstada bir sorum olacaktı.Siz ‘bazı sırları açıklamaya zorlama’ gibi bir takım ifadeler kullanmışsınız.Yani siz insanların bilmediği bir çok şeyi biliyor görünüyorsunuz.Peki dünya biliminin ve insanlığın gelişmesi adına neden bu bilgileri açıklamıyorsunuz? Tarih boyunca hatta eski Mısırlılarda ve bir çok gizemli öğretilerde bilgi daima bir sır olarak saklanmış.Bir çok bilgi bir sır perdesi altına gizlenmiş.Bu bilgiler neden bizim gibi insanlara aktarılmıyor.Bir çok bilgi neden bizlerden gizleniyor.Sizler gibi bir çok sırlara ve yüksek bilgeliğe haiz olan insanlar neden biz insanlara yardım etmiyorlar neden tüm sırları açmıyorsunuz?>> Çetin BAL: Üstadım oysaki her demde bizler ..hatta kendi adıma ben bir çok bilgiyi web sayfamda ana hatları ile sakınmadan bir çok şeyi şu şekilde şöyle yapacaksınız diye detaylı izahatlar yaptım..Lakin arkadaşımızın böyle bir kanaate kapılmasına anlam veremedim.Oysaki bir çok bilgi açık şekilde zaten hep verilmiş yazılmış durumda.Sanırım biraz da kişiler bazı bilgileri anlamak adına irdeleyen araştırmacı yönlerini sorgulamalılar.Verilen bilgiyi tefekkürle açmak irdelemek ve incelemek lazım.Yoksa hiçbir bilgiyi doğrudan anlamak ve hazmetmek pek olası değil.Keza bir portakalı bile yerken insan soyarak yer.Bazı arkadaşlar bir konuda web sayfama dair bilgi isterken diyorlarki ‘bu konuda ne demek istediğinizi bir özet yaparak bana gönderirmisiniz’ E yani pes doğrusu..Arkadaşım birazda sen anlamaya ve özet yapmaya gayret et! Genç arkadaşlar pek düşünmek, araştırmak istemiyorlar.Maalesef genç arkadaşlarda biraz zihinsel ve düşünsel tembellik var.Birde bu arkadaşlar araştırmacı üniversite mezunları olacaklar..Ben zaten çoğu yerde özet bilgi vermişim.Daha da benden detay isteyeceklerine özet istiyorlar.Gerçekten bu espiri dolu yaklaşımlar ilginç.Maalesef okumayada araştırmayada düşünmeyede pek alışık bir toplum değiliz. Üstad Muzaffer Kınalı: Şimdi hiçbir zaman için kesinlikle BİLGİ saklanmaz! Sanıldığı gibi bilgiyi saklamak gizlemek diye bir şey sözkonusu değildir.Herkes kendi kabının genişliğine tefekkür enginliğine, iredeleme sorgulama gücüne ve aklının gönlünün derinliğine göre bu oranda alacağını alır.Şimdi bir insana ZAMAN dediğimizde bilen kişi için aşina olan için bu kelimeden anladığı o derecededir! kişi alt yapısına göre bizim o kelime üzerine kayıtladığımız manayı anlam kaydı ve derinliğini kendi gönlü içine alır.Mesela biz MADDE derken onun üçboyutlu geometrisinden atomlarına atom içi çekirdek bileşenlerine atom altı SER zerreciğine kadar kuarklarına kadar sonsuza uzanan bir sistemi düşleriz.Hatta atom altı enerjiden üçüncü boyuta ve ordan dördüncü boyuta doğru genişlen bir varlık sistemini düşünürüz…daha da yetmedi insanların havsalasına hayal gücüne sığmayacak anlayış ve kavrayış ve hayal gücü noktalarına doğru mevzuyu tefekkür ederiz.Haaa yani sonsuza doğru meseleyi tahayyül ederiz.Orda ne sırlar ne gizler ne kuantum halleri gizlidir saklıdır..Gören gözler için her şey ordadır.Görmeyen için hiçbir şey yoktur.Biz orda iç içe titreşimler halinde olan sonsuz geçmişin ve geleceğin içine doğru seyahatlerede çıkarız. Ama sıradan insan için MADDE kavramı öyle şu anda burada gördüğü kadarıyladır onun için onun ötesi berisi orda gördüğü neyse odur..İşte Madde deyince rengini şeklini görür hayal eder o kadar.Daha fazlası değil yani!Adam eline alır bu sert yada yumuşak der. Başkada Madde onun için bir anlam ifade etmez. Sokaktaki adamla bir fizikçinin MADDE derken düşündüğüyle bir mutasavvıf’ın yada bir tasavvuf erbabının ondan anladığı daha başkadır.Yani burada bilgi kadar bilgiyi veren kadar bilgiyi alan insanın zihin formatıda önemlidir.Soruyu soran kişi Sorunun genişliği oranında o detayda geniş bir cevabı alabilme liyakatine sahiptir.Yine daha fazlası değil.Nasıl ne kadar sorabiliyorsa o kadar alabilir.Aynı soruyu bin kişide sorsa her soruşta soranın zihin frekanlarına göre kendi içinde bir derinliğe bir şuur enerjisine sahip olarak o renkte kendini gösterir soru.Aynı kelimede o kelime içine kimileri bir okyanusu doldurur.Kimileri bir havuzu! Anlatabiliyormuyum.Sorandan soranada aynı kelime türlü frekanslarda bir enerji ve renge sahip olarak bize intikal eder. Yani sonuç itibariyle hiçbir bilgi saklanmaz.Nasıl ilk okulda insanlara ilk okul bilgisi verilir.Ortaokulda ortaokul bilgisi verilir, lisede lise bilgisi verilir.Keza meslek okullarında meslek bilgisi verilir.İşte insanlık içinde bu böyledir.İnsanlıktan hiçbir zaman için bilgi saklanmaz.Aksine saklayan insan bildiğini söylemeyen insan bundan rahatsız olur.Bunu bir kere söylemiş olayım.Bu böyledir.Biz bunu zaman zaman söylüyoruz ve konferanslarda dile getiriyoruz.Ancak size ulaşamadıysa bu söylediğimizin kaydının alınmadığından, size bu bilgileri ulaştıracak görevlilerin bu işi yapmadığından ötürüdür.O bakımdan….yalnız birde şu varki bütün bilgilerde aynı anda verilmez! Hazım meselesidir bu! Hayvanlar bile ot yerken gelişi güzel yerler.Sonra gider yatarlar.Ve sonra geviş getirmeye başlarlar.Yani benzetme uygunsa o otu yeniden düşünerek, inceleyerek yani parçalayarak işlemlerden geçirerek diyelim hazma kolay hale getirirler.İşte buradaki gibi insanlarında fikirleri böyledir.Gençler de bilhassa araştırmacı olmalı, düşünmeli ve bunun içerisinde en büyük malzeme olan sevgiyle karıştırıp yoğurarak, sabırla onun gelişmesini beklemelidirler.Biz mutlaka bilgiyi vermek için insanlar arıyoruz.Çok afedersiniz nasılki bir ineğin aşırı sütü olur.Ama sağılmazsa göğsü çatlar ve hatta ölür.Mutlaka sütün sağılmasını ister.İnek bundan çok mutlu olur.Bu gibi bizden de bilgiyi alacak olan insanların varolması bizim için zevktir.Bunun bir bedeli olmaz.Çünkü bizlerde biriken bu bilim bizden taşıyor ve bizi rahatsız ediyor.Biz bunu mutlaka vermek istiyoruz.Bizden bu bilgiyi almak isteyen olursa bu bizim için en büyük mutluluktur. Ancak nasıl bir fırıncı ekmek çok olunca onu sokağa atmıyorsa, onu mutlaka en azından yiyecek insanlara vermek isterse bizde bu bilgileri sokağa atmak istemiyoruz.Yani layıkı olmayan bunu hazmetmeyen insanların ele geçirmesini istemiyoruz.Onlar bunun kıymetini bilmeyecek sokağa atacaktır bir nevi! O zaman iyilikleri anlamayan iyiliğe müsteak olmayan kötülüğe müsteak olacaktır. Ne demek bu? Elindeki güzel şeylere sahip olmayanın gider başka birisi elinden alır.O elinden aldığıyla o kişi onu helak eder.İşte bu bilgilerde.. insanlar buna sahip olup bunları geliştirip bunları uygulamaya sokamazlarsa ki’ buna ilim derler bilim derler teknoloji derler.İşte o zaman ne olur? Tüm bu söylediklerimizi verdiklerimizi negatifler ele geçirir ve dünyayı helaka sürüklerler. Hatta onun için bazı maji dediğimiz parapsikolojik bilimler dediğimiz, okült dediğimiz bilimler öğretiler ve sırlar diyelim dahil olmak üzere ying ve yang boyutlardaki ( Çetin BAL: Ying ve yang boyutlar alt ve üst uzay boyutlarını ifade eden bir tanımlamadır) değişik bilgileri kesinlikle sokağa atar gibi atamıyoruz fakat bu bilgileri isteyen kişilere mutlaka veririz.Bunu bire bir bizden alabilecekleri gibi basın yoluyla, yayın yoluyla satırlarla ulaşamayan insanlar konsantrasyona geçerek bize ulaşabilirler. Bizlerle telepatik iletişim kurabilirler.O yöntemlerle yahutta ruhsal ve zihinsel iletişimlerle de bizler bu bilgileri isteyene ulaştırabiliriz.Yani sonuç itibariyle bilgiyi sakladığımız falan yok!! Çetin BAL: Üstadım bundan önceki sohbetlerimizde boyutlarla ilgili bir mevzuda siz 15 milyarlık titreşimler ile 45 milyarlık titreşimler skalası arasındaki titreşimler ortamının üçüncü boyut ortamlarını ifade ettiğini söylemiştiniz.Bu frekans değerliliklerini sembololik olarakmı söylediniz yoksa gerçektede bu değerliliğe karşılık gelen bir boyutsal frekans aralığımı söz konusu. Üstat Muzaffer Kınalı: Demek istediğini anladım.Şimdi her şeyin bir ölçüsü var.Örneğin bu bahsettiğiniz boyutsal frekanslar mevzusunu yeniden ifade edelim. Biz şu anda üçüncü boyuttayız! Ama üçüncü boyut kavramı neye göre yani? Üçüncü boyut kavramı madde frekanslarının belli frekans sistemine göredir.Bunun üstüne çıkıldığı zaman dördüncü boyuta, beşinci boyuta, altıncı boyuta geçilir.Mesela dünyamız astral uzantıları niteliğinde 6 boyut yang boyutu yani üst boyut titreşimleri içerisinde bulunur… ve yine 6 boyutta ying boyutu yani alt boyut titreşim ortamlarında yer alır.Bizler alt boyutlara negatif boyutlar, üst alemlere pozitif boyutlar diyoruz.Altı boyutlarda insanlığı yok etmeye çalışan negatif varlık türleri vardır.Yang boyutlarda yani üst boyutlarda yada pozitif boyutlarda melekut alemindekiler gibi pozitif varlıklar vardır…. [Çetin BAL: Bu boyutlar, alemler ve varlık türleri konusunda üstad açıklamalar yaparken bazı negatif ve pozitif anlamda ifadeler kullanmaktadır.Bu ifadeler izafi ve değişebilen ifadelerdir.Fizik bilimi manasından boyutlar madde ve enerjinin kendine has titreşim frekansı içinde yayılıp genişleyen sonsuz bir alanı ifade eder.Biz bu farklı alanlara farklı evrenler diyoruz.Her evrende iyi yada kötü pozitif yada negatif eğilime sahip varlık türleri bulunabilir.] Üstad Muzaffer Kınalı: …İnsanlık öyle bir şekilde varedilmişki kainatlara sultan olabilecek ve içinde bulunduğu kainata çeki düzen verebilecek kendi ürettiği bilimiyle kainatı kontrol edebilecek yönlendirip değiştirebilecek bir özelliğe bir güce yani Tanrısal bir zekaya (iradeye) sahiptir.İnsan, içinde yer aldığı sonsuz boyutlar arenası içinde öyle bir yaratılışa sahiptirki tüm sonsuz boyutların kesişimindeki enerjilerden doğan bir ruhsal bileşime bir çeşit orta nokta dengesine sahiptir. İnsanın kökleri ying boyutlarına doğru yani alt boyutlara doğru indiği gibi başıda yang boyutların sonsuzluğuna doğru gitmektedir..uzanmaktadır. İşte insan böyle bir varlıktır. Yani bütün kainatları ihate edip orları havsalasına alabilecek, değerlendirip orlarda yaşayabilecek bir güç ve kudrette olan her tür özelliğe haiz çok boyutlu bir varlıktır.İnsandaki kök şakrası, göbek şakrası ve dalak şakrası ying boyuttur yani alt boyutu ifade eder.Tepe şakrası alın ve gırtlak şakrasıda yang boyutları yani pozitif boyutları ifade eder.Bu iki boyutun sanki ateşle barutun yan yana gelmesi gibi antimadde ile madde boyutu gibi bu ying ve yang boyutları zıt boyutlar oldukları için bunların bir araya gelmesi mümkün değil. İşte bu zıtlıkları kendi içinde bütünleyen dengeleyen tek varlık insandır.İnsanın ruhsal boyutudur.Daha dinsel tabirle insan bu yönüyle alemlere sultan kılınan bir varlıktır.İşte her ölçünün izafi olduğu bu dünyada Allahü –tealanın nuru bu yüzden bir tek insanın kalbine gizlenip orda misafir olabiliyor.Kendini bir tek insanda gizleyebiliyor ve cemalini bir tek insana açabiliyor.Çünkü bu nuru taşıyabilecek bir tek insandır. Biz henüz üç boyutlu bu fizik beynin %2 sini anca çalıştırıyoruz. Peki fizik beynin tümü çalışsa acaba ne olacak? Birde insanda fizik beyninin ötesinde astral boyuta ait beyin, mantal boyuta ve eterik boyuta uzanan daha bir çok ruhsal beyinler vardır.Mesela öldükten sonra fizik beyin burada kalıyor.Peki ruhsal özün nerde? Diğer astral beynin nerde? O da düşünecek o da ilim yapacak, o da yaşayacak! O beynini o astral bedenini kullanmıyorsun şu an! Hatta haberin bile yok! Ancak burada fizik beynin % 2 sini %1 ini anca kullanıyorsunuz..O da kullanabiliyorsanız eğer! Peki bunlarla burada anlatılanları ve daha ötesini nasıl kavrayacaksınız? Şimdi bunları kavramak bu hallere girmek bir yana henüz insanlar burada anlattıklarımızın doğruluk derecesi konusunda bile ahkam kesecek şuur yapısına sahip değil.Sokaktaki insan , akademinin koridorlarındaki insanlar, parçacık çarpıştırıcı dev akselatörlerin başında bekleyen fizikçiler, bilim adamları, sosyologlar, psikologlar, hatta parapsikoloklar henüz daha burada kullandığımız ifadeler konusunda bile tereddüt ve şüphe içerisindedirler.Ki şüphe etmek bile bu konulara dair az çok bir ahkamın - kestirimin ve bilgi birikiminin olmasını gerekli kılar.O da yoksa peki! Ne olacak o zaman? Peki insanlar bu anlattıklarımızı nasıl hazmedip uygulamayı düşünebilecekler? Bu sınırlı beynimizle sınırsız olanı nasıl anlayacağız? Nasıl kavrayacağız? Dünya yerinden kımaldayamıyor. İçinde bulunduğumuz galaksiye yolculuk yapamıyoruz.Yapabiliyormusun? Yapamıyorsun! Niye? Çünkü klasik tabirle diyelimki madde ışık hızıyla gitse enerjiye çevriliyor.Bundan daha hızlı, ışıktan daha hızlı maddi bir vasıta olmaz.Halbuki böyle maddi vasıtalarla ışık hızıyla gitsen bile bir yere varamıyorsun..Çünkü en yakın yıldıza ışık hızında milyonlarca sene boyunca yolculuk yapsanda bir çok yıldız sistemine anca varabilirsin ..ki bi çoğuna yine gidemezsin. Orlara ışık hızıyla binlerce milyonlarca sene sonra anca ulaşabilirsin.Peki o ne işe yarar ki?. Halbuki bir anda oraya ulaşman lazım.Bizim kültürümüz çabuk kazanıma dayalı bir sistemdir.Evrenin ciddi manada araştırılması konusunda insan ömrünün kısıtlı süresi içerisinde kayda değer bir çalışma yapılmak isteniyorsa ışık hızından daha hızlı yolculuk yapabilen uzay gemilerine ihtiyacımız vardır. Ben daha önceki konferanslarımda söylemiştim.Tekrar belirteyim. İçinde bulunduğumuz galakside 16 tane canlı olan yani yaşama elverişli gezegen var.Fakat bunların 6 tanesi insanın yaşayabileceği duruma gelmek üzere.Yani insanlar ufak bir değişiklikle, ayarlamayla o gezegenlerde yaşayabilir.Ay gibi değil yani! Havası, suyu, bitki örtüsü olan bir gezegen.Tabi biraz oksijen değişik biraz karbon oranı fazla ve bir farklılık daha sözkonusu o da ayarlanabilir. Henüz insanlar buralara gidemiyor tabi.Biz bunları 20 yıl önce konferanslarımızda söyledik.Avrupa basınında çıkan Türk gazetelerinde bu çıktı.Ne oldu peki? İşte insanlar bunları merak etmiyor, ciddiye almıyor.Türkiye bunu merak etmiyor.Ancaksın öyle aşağılık duygusu uyanmışki Türk toplumunda dışarıdan biri bir şey derse bunu hayranlıkla izliyor.Kendinden birilerinin bunu bilebileceğini tahayyül dahi edemiyor.O bakımdan biz dünyadaki bir çok bilimsel gelişimin temelinin Türkler tarafından atıldığını bilsekte bunu dünyaya kabül ettiremiyoruz.Bugünkü konseptte biz batının bürokratik kanalları ve üniversiteleri içinden kendi tarihimizi onaylatıp bilebiliyoruz.Bizler kendi tarihimizi, değerlerimizi dünyaya yansıtıp ifade edemedik. Kendi kültürümüzü kendi bilim adamlarımızı ve bulgularını karanlık kitap raflarında yitirdik kaybettik.Çünkü kendi değerlerimizi hiç önemsemedik.Büyük tıp bilgini İbni Sina batıda Avisenna adıyla okutulurken bizim insanımız medreselerde dinsel bilgiler afyonundan çekerek uyutulmuş ve her şeyden habersiz bir toplum yaratılmıştı.Bunu din eğitimi yada dini değerleri kötülemek maksadı ile söylemiyoruz! Keza bizde dinin ve tasavvuf dergahlarının içinde olan insanlarız ama demek istediğimiz şey bizler bir çok noktada gerekli özveriyi ve dengeyi bir türlü kuramamışız.Madde ve manayı eşit düzeyde ele alıp değer vermemiz gerekirken yanlış kanaatlerle dünyevi konularda bir çok eksikliğe düşmüşüz.Keza manevi değerlerde bir çok noktada dejenerasyona uğratılmıştır.Türk İslam dünyasında ne kadar veli zat gelmiş ise halka bakıp kıssadan hisse yapıp köşeye çekilmişlerdir.N e yapsın bu zatı muhteremler? Dini bir afyon gibi görüp uyuyan halkın elindeki afyonu almaya kalkınca bu sefer kabül ettiği alışık olduğu, öyle gördüğü ve hakikat sandığı dini değerlere eleştirel bir yaklaşım geldimi şiddete ve saldırganlığa yönelen bir toplum modeli söz konusu.E’ bu topluma neyi nasıl vereceksin. Allah adına ilim yap desen oku, araştır, öğren, öğret, tefekkür et düşün, ufkunu, şuuru aç, imanını ölç desen kimse yanaşmaz.Ama Allah adına adam öldür gasp yap, şu benzin vidonunu al gavurların üstüne dök, şunları yak, şunları kır şunları kes desen adama koşa koşa gider..Adam cahil başka bişe bilmiyo..bu adamıda herkes istediği gibi kullanılır. Çünkü adam bunu cennetin ve hakikate gitmenin en kestirme yolu gibi algılıyo. Yani mekanik bir bakış açısı var ortada. Öyleyse biz önce herkesin istediği gibi kullanıp koyun gibi güdemeyeceği sağlıklı, zeki, bilgili insanlar yaratmalıyız.Kendi insanımızı eğitmeliyiz.Hem dini hem ilmi bir çok konuda donanımlı hale getirmeliyiz.Örneğin yanlış bir kanıda Hac’a gitme konudunda.Yani Hac’a git tüm günahların sıfırlansın.Böyle şey olurmu? Bunun İslam ahlakıyla bağdaşır bir tarafı varmı? Ancaksın tövbe edip Allah indinde bir söz verip yeni bir sayfa açabilirsin lakin başka türlü düşünmek sapkınlıktır. Zekanın, bilginin olmadığı yerde cehalet, korku ve şiddet hüküm sürer.Bugün İslami topluma baktığımızda terör ve cihat örgütlerinin sayısı ilmi kuruluşların sayısından kat kat fazladır.Yani böyle kabus gibi bir İslam olmaz!! Bu yanlışa dair dikkat çekmek babında ne bir İslam şurası toplanıyor nede bir öz eleştiri yapılıyor.Bazıları geçmişten bugüne uzanan tarihsel bir süreçte islam adına kendi içinde bir korku ve baskı rejimi yaratarak herkesi susturan, düşünmeyi öz eleştiriyi engelleyen bir atmosfer yaratmış. İnsanlar dini bilgileri okuyup düşünmekten bile korkar çekinir hale getirilmiş.Aman Allah çarpar , aman günaha girerim, aman şirke düşerim, aman cehennemliklerden olurum, bu beni aşar, bu ulemanın işi, yada ben alimmi olacam? Yada ben anlamam ben bilmem düşüncesi içerisine sıkıştırılmış.Ya kardeşim sen bilebildiğin kadarını bi bil bakalım Salih bir düşünceyle bir oku yorumla bakalım! Ne anladığını bir sorgula bakalım.Öyleki insanlar bilinç altında Allaha bile sevgi ile yaklaşan değil korku ile yaklaşan bir canavar edasıyla bakıyor. Keza Türkçe duadan bahseden savunmasız bir ev hanımı vardı. İsmi Gonca Kuriş ‘idi. Kadın Türkçe duadan Türkçe namazdan bahsetti diye hemen islami örgütlerce katledildi..İslamın böyle şeylerle anılması üzücü bir şey ama bu bir gerçek. Eee deniyor ki terörün dinimi olur? Eee oluyor demekki! Bir hatayı düzeltmek için onu kabül etmek lazım. Eee böyle İslam anlayışı olurmu? Onu öldürünce İslam daha mı büyüdü? Şimdi kurtuldumu İslam? Bu şekilde mi islamı savunacağız? İslam adına olan böyle hareketler bizim gibi sevgi ve bilginin ışığını yayan insanlarında önüne set çekmektir.Şimdi biz elin Amerikalısına, Avrupalısına- Hollandalısına nasıl anlatacağız islamı? Nasıl islam'ın hoşgörüsünden sabrından bahsedeceğiz. Şimdi bunu burada biz söyleyince bazıları rahatsız oluyor..peki ama böyle canice, saldırganlık kokan, şiddet kokan bir İslam görüntüsüyle nasıl biz kendi değerlerimizi anlatacağız? Bilenler bunu bize anlatsınlar.Oysaki hindistanın bağımsızlığı için mücadele eden GANDİ gibi kendi manevi değerlerimizle bu savaşı vermek ve islamı yüceltmek gerekirken biz tam tersini yapıyoruz.E peki o zaman hristiyanlarda Müslüman camilere saldırsın vursun, kırsın ortalığı.Ne olacak peki bunun sonu nereye gider? Eee peki Yahudilerde gelsinler Camilerin önüne bomba yüklü arabalarla dalsınlar Yahova adına biz bunu yaptık desinler.Bağırıp çağırsınlar. Peki bu iyi bir şey mi? İşte kimden hangi dinden, ideolojiden gelirse gelsin şiddet daima şiddeti doğurur.Oysaki aklı kül olmak ve sevgi içinde tüm sorunlara çözüm aramak lazım.Bunu hristiyanı da müslümanı da böyle bilmeli.Mesela Hristiyanlık ortaçağda kendi insanları dahil büyük bir kesim insanları yaktı, astı, kırdı geçirdi.Şimdi ne oldu peki.Hristiyanlık daha mı iyi oldu? Şimdi kliseye giden insan bulmakta zorluk çekiyorlar.Öyleyse bir hareket bir eylem yaparken bunun bin senelik yüz senelik sonuçlarınıda kestirmek lazım.Zulümle, kılıçla hiçbir ideoloji yükselmez büyümez. Bunu böyle bilmek lazım.Tarih bunun örnekleriyle doludur.Eğer Amerika bile şu an ayaktaysa yine onu destekleyen bazı değerlerin yüzü suyu hürmetinedir.Oda zaten bitmek üzere.Oda bu değerleri iyice zaafa uğratırsa yarın bugün biter.Parçalanır! Zaten çatırdama sesleri çok derinden geliyor.Amerika için bile günler sayılıdır.Olayı daha geniş boyuta açarsak insanlık için bile günler sayılıdır.Çünkü değerlerin yitirildiği noktada negatif bir psişik enerji o bölgeyi kaplar ve zamanla bu negatiflik kritik kütleye ulaştığında o toplumu helak eder. Link Değişimi ; Sohbet Sohbet Chat Konya Chat Sohbet Msn Haber Makale Mizah Şarkı dinle Oktay Usta Deryalı Günler Oktay Usta İlle De Roman Olsun Beyaz Show yeni oyunlar siberalem sohbet Chat Cet Mynet Sohbet Kızlarla Sohbet mynet sohbet Chat sohbetchat bedava oyunlar sinema izle ücretsiz oyun indir dizi izle Televizyon Camiası Hakkında Bir Site Miras Dizisi ] Hıçkırık Dİzisi